Tefrika, Bölüm 4. FİNAL




Son Çay

"Ah be Cevdet, ben şimdi bu işe ne ne desem, ne desem de seni rahatlasam bilemiyorum. Bildiğim bir şey var ki o da çok yorulduğun. Yıllar önce bu yükü tek başına sırtladığın zaman bunları hep konuşmuştuk. Zor olacağını ve senin bazı bazı yorulacağını tahmin ediyorduk. Ben şimdi sana yine 'git Lütfiyeye asıl olanı biteni anlat, en azından bilsin kadıncağız' diyeceğim beni dinlemeyeceksin ama anlatmalısın. Bilmeli. Sana yapılan haksızlığı bilmeli, salihe niçin bunca kızgın olduğunun sebebini bilmeli. Gerçi bana kalırsa sen salihi çoktan affettin ya neyse hadi."
"Affetmedim."
"Hemde ikinci gününden affettin."
"Ben gidiyorum." Ayaklanacaktı ki osman kolundan sıkıca tutup kalkmasına müsaade etmedi. Ne inat adamdır osman, bilmiyorsunuz.
"Hiçbir yere gitmiyorsun Cevdet efendi, otur oturduğun yerde. Kız diye söylemedim. Sen benim kırk yıllık arkadaşım  ahbabım kardeşimsin. Şu kadarlıktan beridir gönlünle tanışıklığım var. O yüzden daha bu kapıdan girerken ilk adımında neyin olduğunu bilirim, sen de beni bilirsin. Kime istiyorsan ona kendini sırlayabilirsin ama ben içerde kalanım. Gelinin babasıyla konuştuğunun akşamında, Salihin gittiği günde, salihin gidişinin ertesi gününde tüm olanı biteni aynı bu sobanın başında konuşmadık mı? Gönlün olacaksa tamam kabul affetmedin. Ama bal gibi de a.."
"Tamam Osman tamam, ne olur kapatalım bu affetme bahsini. Hem af filan diyoruz boyuna, en sonunda Allahın gücüne gidecek. Kapatalım, rica edeceğim." Sesi biraz daha sakinlemiş geliyordu. Birinin haklılığını kabul etmek sakinleşmeyi gerektirir. Çaydanlığa uzanıp her ikisine de son bir çay daha doldurdu.
"Tamam Cevdetciğim dediğin gibi olsun, kapadım bu bahsi. Bir çay daha doldurduğuna göre heptenliğine darılmadın, biraz daha laflamaya müsaade vardır değil mi?"
"Var çünkü çayın çok güzel Osman. Çayın yoksa kimse katlanmaz sana bak haberin olsun."
Gülüştüler..
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Tefrika Karakterinin Okuyucusuna Ek Notudur:
Efendim ben Cevdet KIRANLI. Bu kısım siz değerli okuyuculara olanı biteni kurgulamadan anlatmak içindir. Böyle olmasını ben istedim. Tüm yaşananları en iyi ben ve Osman biliyoruz. Osman, yaşananları kendime bile baştan sona anlatmayacağıma dair bana yemin ettirdi. Kendi de anlatmayacakmış, Ne zaman anlatsam ona taktıkları zımbırtıları bana da takmaları için hastaneye gidiyoruz. Üstelik Lütfiyenin bundan katiyen haberi yok. Yeminimi bir seferlik sizler için bozacağım. Bugün varız. Esasen bugün son kez varız. Aklınız olanlarda kalsın istemiyorum. Osmana anlat dedim anlatmadı. İflah olmaz inatçının tekidir, söylemiş miydim?
Başlıyorum...
O gün bizim gelinin (o zamanlar gelinim değil tabi) babasıyla karşılaşmamızdan sonra eve dönerken aramızdaki tüm musibetleri, husumetleri düşündüm. Onun ağabeyi sağ-sol davasından sebep yıllar önce gecenin kör karanlığında, karanlığın da en kuytu köşesinde bıçağını biraderimin göğsüne saplamıştı. Ara sor derken iki gün sonra bulmuştuk. Kan revan içinde, buz gibi ve soğuk. Biliniz ki bizim oralarda bu kan davasının fitilini ateşlemek demektir. Yedisi okunduğu gibi benimde elime bir bıçak verdiler. Düşündüm ama yapamazdım. Ben bir can alamazdım. Bunu itiraf ettiğim gün elimden bıçağı alıp beni de kapının önüne koydular. Oracıkta canımı almadıklarına şükretmeliymişim, beni silmişler. Şükretmedim. On altı yaşımda sadece annemsiz babamsız değil hiç kimsesiz kaldım. Şükretmedim. Bir Allahım olduğuna bir de bir cana kıymadığıma şükrettim sadece. 
Sonraysa Allah bana Lütfiyeyi yolladı. Benim canım, benim ailem, annem, babam, kardeşim.. Varlığın içinden benim yokluğuma, çokluğun içinden benim kimsesizliğime kaçtı. Bunun benim için değerini; yine buna karşılık, ona verebileceğim tek şeyin sevgim olmasının mahcupluğunu size kelimelerle anlatamam. Allahım ne olur ondan razı ol. Salih doğduğunda ilk kez çok ağladım. Önceleri bir iki damla ağlamışlığım vardı ama bu başkaydı. Ebe kadın salihi kucağıma verdiğinde etraftaki hiç kimseden utanmadan hüngür hüngür ağlamıştım. Efendim babasızlığım aklıma gelince.. ne bileyim.. tutabilemedim kendimi... Böyle ağlatıp sonra eşek kadar adam oluyorlar. Bir gün karşımda bir kızarmak bir kızarmak, halden hale giriyor. En sonunda derdini açtı, bir kız var babacığım dedi, evlilik dedi. Nasıl mutlu olduğumu bir ben biliyorum bir Allah. Kızcağızın kim olduğunu kimlerden olduğunu öğrenince kalakaldım. Hatanın en büyüğü bendeydi. Kan davası bahsini daha evvelden isimsiz şekilde  Lütfiye de Salihe de üstten üstten anlatmıştım. Bulaşmak istemiyordum çünkü bizimkiler ben bıçağı elimden bırakınca bir başkasına aldırmışlardı öclerini. Karşı taraf  ne hikmetse bundan sonra durulmuş, yani bizim taraftan başka ölen olmamıştı  ama durumların kız alıp kız verecek kadar süt liman olması mümkün değildi. Salihe asıl nedeni anlatamamıştım. Bu işin içine tekrar girmek demekti ve ben ailemi korumakla yükümlüydüm. 
Lütfiye tarafından da Salih tarafından da sevdalığı görmezden gelmekle suçlanıyordum. Salih sürekli ısrar ediyordu. Bir gün camiden eve yürürken yolda gelinin (o zamanlar gelinim değil tabi) babasıyla karşılaştık. Selam sabah yok tabi. Salih deli cesareti ile ortamıza geçip "diyeceklerimiz var Şahin Amca" diyiverdi adama. Ben oğlumu tanıyamama şaşkınlığını atana kadar o çoktan  derdini Şahine söyleyiverdi. Şahin, kulağına çalınanların doğru olduğuna çok şaşırmıştı. Bunu gözlerinden anladım. Başındaki kasketi az geriye itip “Bana bak Cevdetin oğlu, o dediğin hayırlı işi rüyanda bile görmeyesin. Ya deli cesaretlisin ya gerçekten delisin ya da olandan bitenden senin hiç haberin yok. Neysen neysin ama eğer aynı karın ağrısıyla bir daha karşıma çıkarsan en sevdiğinizin kanı da canı da bana helaldir. Çekil şimdi önümden.” Yere tükürüp uzaklaştı yanımızdan (pis adam her yerde pistir). İnsanın saniyeler içinde nasıl enkaza dönüşebileceğini o gün orda Salihte gördüm. Sessizce eve yürürken olanları bir bir anlatmaya başladım, oluru yok dedim. En sonunda da annene söylemeyelim, üzülsün istemiyorum dedim. Tamam dedi sadece. Meğer her şeye tamam dememiş, iki gün sonra gelin kızımı alıp Erzuruma götürdüğünde anladım. Şahin o gün orda Lütfiyeyi kastetmişti ve tek evladımız, biriciğimiz bunu göze alarak çıkıp gitmişti. Buna kırgınlık diyebilirsiniz ama hayır, dünyanın en zalimane hareketine basit bir kırgınlık demenize müsaade edemeyeceğim.
Bir iki gün sonra Şahin görüşmek istediğinin haberini yollamış. Onun yanına gitmeden önce abdestimi aldım, Lütfiyeyle sarılıp helalleştim ve vedalaştım (o anlam veremediğinden bunu çok garipsemişti). Ardından Osmanı gidip gördüm. Mutluydum, sandım ki meseleyi benimle halledecek ve defteri kapatacak. Lütfiye çok üzülecekti ama sağ olacaktı, bunu bilerek ölecektim. Öyle olmadı..
“Lafı çok uzatmayacağım Cevdet Efendi. Sözümü tutmayı isterdim ama bunun beni bir anlık rahatlatacak bir şey olduğunu biliyorum. Biliyorum ki karın ölecek olsa sende ertesi gününe bir kere ölürsün. Ama karın mutsuz olursa sen her gün ölürsün. Oğlunla kızım kaçtı. Cehennemin dibine gitsinler, umurumda değil. Seninde olmayacak. Affedersen, barışırsan, bir haber alırsan veya haber yollarsan bunu bir şekilde bilirim ve sözümü tutarım. Yemin olsun ki tutarım. Sözüme oğlunu da seni de eklerim. Sonra bu dava yeniden başlar ve kin büyür de büyür. İstediğin kadar ailen seni bu davadan uzak tutmak için seni sanki kapının önüne koymuş gibi davransın. Sen de bu davadasın ve bilirsin ki bizim oralarda kan davasından kaçılmaz.”
İşte bir şoku daha böylelikle yaşamış oldum. Şahin yanımdan kalkıp gitti. Şimdi ben ne yapacaktım? Lütfiyeye anlatsam hangi birine kahrolsundu? Oğlunun annesinin canını hiçe saymasına  mı, eğer affetse bile ondan haber alamayacak olmasına mı? Biliyordum ki Salih gençliğin verdiği cahillikle mevzunun ve Şahin'in ciddiyetini idrak edemedi ama Lütfiye nin bunu kabul etmesi mümkün olabilecek miydi, işte onu bilemiyorum. Ona bunları atıp üzemem. O benim her şeyim. Peki ya benim halim? Ailem, babam, oğlum? On altı yaşımdaki kimsesizliğimin asıl sebebi? Kafam allak bullak olmuştu. O gün bir süre daha orda oturdum, bir zaman sonra kalkıp yavaş yavaş Osmanın dükkanına doğru yol alırken olanları, Şahinlerle aramızdaki musibetleri, husumetleri düşündüm. Karar vermiştim. En doğrusu her şeyi sırlayıp görünen sebeple günah keçisi olmaktı.
"Sevdalık eden babanın sevdalık eden oğluna kırgınlığı."
Varsın böyle bilinsindi..

Son Not: Affettim. Gittiği günün akşamı yemek yerken sofradaki yerini boş gördüğüm vakit affetmiştim. Kimse bilmiyor.


Şimdi kim müsaitse beraber bir hastaneye gidelim mi çocuklar?Aman diyeyim Lütfiyenin kulağına gitmesin.





İletişim: nihalyasarr54@gmail.coö
Fotoğraf: Zeynep TAŞDELEN (@zynbb.t)

Yorumlar

Popüler Yayınlar