Tefrika, Bölüm 3



Terzi Osman 

   Lütfiye Hanım kendince çok haklıydı. Bir anneydi ve evladı, evladının sesi, soluğu, kokusu, gülüşü gurbetteydi. Üstelik küslükle de birleşince gönlü daha çok kırıyor, daha çok dağlıyordu. Gönlü kırık bir gurbet en fenasıdır gurbetlerin, yaşayan bilir. Öyleydi. Ama. Aması vardı da nasıl anlatmalıydı? Nereden başlamalıydı? Susmak mı yoksa olanı biteni eksiksiz anlatmak mı hayırlı olandı? Cami yolu, namaz sonu dua, Terzi Osman'ın dükkanına giden yol hep bu düşünceleri koyup kaldırmakla geçmiş, bu kalbi sükût  etme çabası Cevdet Beyi anlamadan Osman Efendinin ekmek teknesinin kapısına kadar getirmişti. Derin bir nefes verip dükkanın kapısını araladı, içeriye doğru başını uzatıp makinesinin başındaki çocukluk arkadaşına sesine birazda muziplik karıştırarak seslendi:
  "Selamünaleyküm Osman Efendii. Hay maşaallah maşaallah, kolay gelsin. Yoğunsun ama müsaade var mı, gelebilir miyim?" 
Makinesini durduran Osman Bey ışıl ışıl gözlerle -insan dostuna ve en sevdiklerine ışıl ışıl bakar, bakmalı- kapıdan seslenen arkadaşına baktı.
  "Ooo aleykümselam. Gel tabi be adam. Şuna bak sen, kapıda dikilmiş soruyor gelebilir miyim diye. Geç geç şöyle buyur." Ayağa kalkıp selamlaştıktan sonra oymalı döküm sobanın önüne karşılıklı iki sandalye bir sehpa çekip oturdular. Güneşli olsa da yaklaşan kışın keskin havası kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Gürül gürül yanan sobanın sıcaklığı, üstünde kaynayan taze çayın mis gibi kokusu dükkana girdiği gibi Cevdet Beyin etrafını sarıp sarmalamış, sadece  havanın keskinliğini değil böbreğinin ağrısını da bir kez daha ona hissettirmişti. Dükkan Üsküdarda Cevdet Beyin havlu dükkanının hemen yanındaydı. Çocukluktan başlayıp altmış yıldan beri birbirine sırdaşlık yoldaşlık etmiş iki arkadaş aynı zamanda birbirlerinin dükkan komşusuydular. Hani öyle derler ya 'ne acılar, ne sevinçler, ne sabahına zıtlaşılan ama öğlenine de unutup gel de karşılıklı iki çay içelimler gördü bu dükkanlar'. Dile gelip anlatmasınlar, onlara kalsın. 
    Osman Bey beş yıldır kalp hastasıydı. Doktor sakin stressiz bir yaşama onu ikna etmeye çalışsa da Osman Bey'in tabiriyle ne o farbala doktor ne de evlatları onu ikna edememişti. Her sabah erkenden dükkanını açar, her bir köşesini temizleyip çiçek gibi yapar, gelen tek tük tamir işlerini yapardı. Dün akşamda kalbinin yokladığı gecelerden biriydi. İşte yine sabahına dükkanını açmıştı. Cevdet Bey:
  "Geçmiş olsun yahu sabah namazda söylediler. Neler oldu, yine neye üzüldün, kafanı taktın böyle?"
 "Aman ne olursun bari sen şöyle yapma. Bir şeyim yok. Bizim hanımın, oğlanların abartması. Hafif bir kolum ağrıdı uyuştu diye ortalığı ateşe verdiler. İşten olmuştur, yoruldum dediysem de dinletemedim. Bir baktım ambulans kapıda. İşte o hep taktıkları zımbırtıları takmalar, ölçümler bilmem ne derken ağrımda geçti. Haftaya benim farbalaya gideceğiz yine. O detaylı detaylı bakacak. Uyandım, baktım onbeşlik genç gibiyim. Ben de sabah kimseler uyanmadan kıyın kıyın dükkana kaçtım. Az evvel Mehmet geldi de biraz oturdu, gitti. Bereket yine 'baba niye dinlenmedin bugün'lere başlamadı."
"Biraz şu insancıkların da gönlünü yapsan olmaz mı? Az biraz seni evde görsünler. Üzülüyoruz Osman."
  "Ben bize bir çay doldurayım mı böyle açık limonlu? İçer miyiz, acelen yok değil mi?" 
  "Ah Osman, konuyu değiştirdin. Değiştir tabi tamam ama konu da böyle kötü değiştirilmez ki."
Gülüştüler. Osman bey bardakları bir hızla gitti getirdi, beklenmedik çeviklikle çaydanlığa uzandı, bardakları doldurdu, geri yerine oturdu. Cevdet Bey altmış yıllık arkadaşının bu çevik hareketlerini, hastalığına bakışını izlerken içten içten hak veriyordu. Bu dükkanlar ikisinin gözbebeği, onlarca yıllık ilmek ilmek emekleriydi. Öyle kolayca bırakıp gitmek nasıl kolay olsundu? İnsan yaşlanınca böyle oluyordu. Kendini eskisi gibi genç, güçlü sanmak hem içsel hem dışsal tertemiz savaş demekti. Gençler ne bilsin. 
  Osman efendi birazda meslek icabı Cevdet Beyin gönül söküğünü sezer gibi oldu."Neyse geçelim şu hastalıkları, sen nasılsın? Sende sular durgun gibi bugün. Sadece bana üzüldüğünden değil ya?" 
  "Sabah erkenden dükkana geldiğini söylediler. Onu duyunca üzülmedim, sen iyice huysuz bir ihtiyar olmuşsun demeye geldim." 
  "Aman tamam hadi bırak şu hastalığın konusunu da şu sendeki öbür hali anlat. Ne oldu, kötü bir haber mi aldın uzaklardan?"
 "Yok kötü bir haber değil Allah'a şükür, yani herhalde değildir. Benim Salih. Mektup yollamış bugün ama asker arkadaşının adıyla yollamış, kim acaba diye çözmeye çalışırken yarıya kadar okumuş olduk. Biliyorsun mektupların hiçbirini bir kez olsun okumadık, hemen kaldırıyorduk. En başa bizi özlediğini yazmış. Bir garip olduk hanımla ikimiz. Uzunca zamandır görmediğin birini görmek, kucaklamak gibi oldu. Osman niye böyle hissetmeye başladım? Yaşananları bir sen biliyorsun. Kin yeniden açılmasın diye sustuğumu biliyorsun. Öte yandan Lütfiyeden bile saklama zorunluluğum öyle gönlümü daraltmaya başladı ki. Bazen 'rızamızı almadan evlendi' sebebinin tek sebep olmadığını bildiğini hissettiriyor ama yormuyor, sorup beni zorlamıyor ya hani. O zaman bu sabrın hakkını nasıl öderim diyorum. Her mektubu için için okumayı çok istemesine, anneliğine çok hak veriyorum ama okursam susamam, biliyorum. Konuşmaktan korkmaya, dahası affetmekten korkmaya başladım. Osman niye böyle oluyor? Ağır mı gelmeye başladı bu yük? "


Fotoğraf: (@mervenesibe) 
İletişim : nihalyasarr54@gmail.com 

Yorumlar

  1. Osman abi haklı. Konuştukça konuşmadıkları incinecek

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Görelim susmak mı hayırlı olacak, konuşmak mı 🌿

      Sil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar