Abdullah Bey'e Mektup
Selamünaleyküm,
Gittiğinizden beri görüşemedik, nasılsınız? Hayli vakit
geçti sizinle bahçede konuştuğumuzdan bu yana. Siz ellerinizi arkanızda
kavuşturmuş yürürken, ben tam yanınızda size eşlik ediyordum. Evin karşısındaki
büyük yeşil denizin ortasında koca çınar
vardı, oraya doğru bir yürüyüştü. hatırladınız mı? O beş yıllık hayatımda yürüdüğüm en güzel
yoldu, o gün size bundan hiç bahsetmedim.
Biraz bugünümüzden haber vereyim size. Zaman geçtikçe bizde
yaş aldık, yirmi iki olacağım nasipse bu ayın sonunda. Siz doğum günlerini sevmezdiniz,
elbette unutmadım. Bu özel gibi görünen sayıları sevmemeyi sizden öğrendim ben.
Bilincine vararak öğrendim. Sayıca epey artış oldu hanemizde sizi görmeyeli.
Yine sayıları azımsanamayacak kadar kaybettiklerimiz de var ölü veya diri.
Eviniz ise yorgun ama hâlâ ayakta, etrafı anlatmakla bitmeyecek kadar çok değişti.
Koca çınar dallarını iyiden iyiye aşağıya indirdi. Yaşlanan insanların toprağa
daha dikkatli bakması gibi bakıyor sanki dalları toprağa. Etrafı garip bir
hüzünle sarmalanmış, hissedebiliyorum. Belki onunda kaybettikleri var ölü ya da diri ama soramıyorum. Uzunca vakittir kimselerle konuşmuyor. Belki de Zekeriyya'sını bekliyordur.
Dünya bir garip hâl içinde, sizin bıraktığınızdan daha da
karmaşık. Evdekilerle mahsulün sıkıntısını konuştuğunuzu hatırlıyorum o zamanlar. Şimdilerde insanlar
kendileriyle öyle sıkıntılı bir hesaplaşmada ki mahsulün sıkıntısını anlatacak
insan çok az, bu insanlar da anlatacak bir kapı bulamıyor. Yeni insanlarla
tanışmak kişileri öyle cezbetmeye başladı ki, tam yanı başında ellerini
arkasına kavuşturmuş yürüyüp gidene eşlik etmek, toprağa ne denli dikkatli bakmaya
başladığını ölçmeye çalışmak kimselerin aklına gelmiyor. Göz göze gelebilmekte bir lütuf
artık. Hoş eskisi gibi yeşil denizler de yok. Ya mesire yeri ya da müteahhit
giriyor.
Siz o günkü yürüyüşümüzde bana kundaktaki kardeşinizle beraber babanızı nasıl kaybettiğinizi, böyle büyümenin zorluğu anlatmıştınız. Gözleri görmeyen annenizin
ilmek ilmek emeklerini, onu da erken kaybedişinizi. Şimdilerde ise etraf daha on sekizine varmadan evden
kopup kimseleri tanımayan gençlerle dolu. Bazen diyorum ki keşke babasız büyüyen çocukların
seslerini hoparlörlerden verip de kısık seslerini daha da yükseltseler.
Eşinizin siz yanımızda değilken bize anlattığı mızıkalı
düğününüzü anımsadıkça, sevdayı da bir bir kaybettiğimizi
anlıyorum.
Eskisi gibi hiçbir şey kalmadı mı diyecek olursanız; her olayda ve her durumda milletçe kendi
içimizde kutuplaşmamız baki.. Evvelden
beri bunun bir şey kazandırmadığını anlatabilselerdi eskiler; sahi düzelir
miydik? İyi veya kötü, siyah ya da beyaz, o'cu veya bu'cu , zengin yahut fakir olmanın insanı insandan ayırmaya sebep olmadığını anlayabilir miydik?.
Şimdiler anlatabildiğim kadarıyla böyle. Canınızı sıkmayın,
her devrin böyle geçişleri olurmuş. Belki de öyle bir dönemdeyiz. Hoca Hayret’in
anlayıp zikrettiği gibi cihana sığmazken bir küçük kabre sığacağımızı elbet bir gün bizde anlayacağız. Hiçbir ortak nokta bulamasak bile burada buluşacağımıza inanıyorum.
Son olarak, mektup yazacağımı bir tek valideme söyledim;
sizi özlemiş, çok selamı var. Bense
belki aklı başında ilk uğurladığımsınız diye bilmiyorum ama gidenlerden en çok
sizi özledim. Koca çınarı özledikçe görmeye gidiyorum, eşinizi özledikçe resmine
bakıyorum. Size ise mektup yazmakta buldum yolu. Mahsul bu sene pek güzel,
aklınızda kalmasın. Koca çınara da iyi bakmaya çalışıyorum, beklediği neyse beraber bekliyoruz. Anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Bir dahaki mektupta buluşmak duasıyla. Ellerinizden öperim.
Allaha emanet olun..
Zeynep Taşdelen 📷
nihalyasarr54@gmail.com 📬
nihalyasarr54@gmail.com 📬



Yorumlar
Yorum Gönder